Kimine göre kartpostal gibi şehir, kimine göre masallardan fırlamış..

Şehrin bende bıraktığı izlenim maalesef her ikisi de değil, ben Prag’ı diğer Avrupa ülkeleri kadar beğenmedim, bana soğuk ve kasvetli geldi, ama Prag gerçek anlamda yemek, içmek, eğlenmek için biçilmiş kaftan, kısaca bu şehir yaşıyor ve yaşatıyor!

Bir hafta sonu kaçamağı için bir sürü alternatifi bir arada sunan Prag’da, çok iyi yemekler yenebilir, çok iyi biralar içilebilir, turistik açıdan gezilerle gün doldurulur ve harika gece yaşamıyla günlerinizi taçlandırabilirsiniz.

Perşembe öğlenden sonra varacağımız Prag için uçağa binmeden az önce yaptığımız transfer rezervasyonuyla başlamak istiyorum. Prag’da taksiler pahalı, taksiciler oldukça çakal, pazarlıksız binmek zaten yanlış, Havalimanından şehre otobüs, metro, tren kombinasyonlarıyla da ulaşabilirsiniz. Ama zaman kaybetmek istemem, indi bindiyle uğraşmam derseniz “Prague-Airport-Transfers” transfer sitesi ile tam zamanında, konforlu ve gayet makul fiyatlı bir havalimanı-otel transferi gerçekleştirmeniz mümkün. Biz uçağa binmeden 2 saat önce rezervasyon yaptık, indiğimizde rezervasyonumuz onaylanmış, şoförümüz de kapıda bizi bekliyordu. 6 kişi, şık bir minibüs, bavul sayısıyla ilgili en ufak bir problem yaşanmadan 30 €’ya 30 dakika içinde otelimize ulaştık.

Booking.com aracılığıyla ayarlanmış otelimiz “Hotel Unic”, şu ana kadar Avrupa’da en düşük fiyata kaldığım en iyi otel, harika lokasyon, yepyeni ve tertemiz odalar, Türk Kahvaltısı standartlarında bir mutfak, güler yüzlü bir ekip.. Hiç düşünmeden tercih etmenizi öneriyorum.

Kent Meydanına yürüme mesafesi 10-15 dakika, merkez ile otel arasında uzanan cadde üzerinde Prag’ın en bilindik barları ve restoranları mevcut. Yine doğru bir seçim yapmış olmanın verdiği rahatlıkla, aklımı otelde kalmadan kendimizi  Kent Meydanı’ na atıyoruz. Orijinal ismiyle “Old Town”, çekçe “Staroměstské náměstí”.

Prag’daki en eski ve en önemli meydaı, 10. yüzyılda birçok ürünün uluslararası satışının yapıldığı bir yer olarak kurulmuş, hatta “Old Market” olarak da anılıyor. Meydan, aynı zamanda Prag’ın simgesi olan birçok tarihi yapıya da ev sahipliği yapıyor.

Meydan her saniye kalabalık ve turistlerle dolu, sokak sanatçıları, satıcılar, tur rehberleri, kimi arasanız burda..

İlk bira molamızı meydandaki kafelerden birinde veriyoruz, Prag’da bira su ile eş değer. Nereye oturuşanız oturun hemen ilk iş masaya biralar geliyor, çoğunlukla siyah bira, ama tabi zevkinize kalmış çok değişik seçenekler de mevcut.. Mola sırasında tam karşısında oturduğumuz Astronomik Saat’i inceleme fırsatımız oluyor, 15.  yy’dan beri ayakta olan saat kulesindeki saatin üzerinde 12 saat dilimini 12 burcun sembolleri göstermektedir. Saati bu kadar popüler yapan ve çılgınca fotoğraflanmasına sebep olan şey astronomik saat olması dışında her saat gerçekleştirdiği animasyon, Saat üzerinde toplam 4 adet figür bulunur. Elinde ayna tutan figür: Kibir ve kendini beğenmeyi; Elinde altın kesesi tutan Adam: Açgözlülük ve faizciliği, İskelet: Gelen ölümü, Mandolin çalan Osmanlı: keyif ve eğlenceyi sembolize ediyormuş. Animasyonda her saat başı iskelet elindeki zili çalıyor, başını sallıyor ve bunu duyuyorsanız ölüm size yakın, geliyor demek oluyormuş, diğer figürler kafalarını sağa sola çevirip ölümü kabullenmiyormuş gibi davranıyorlar.

Bu kısa şovu izlemek için nasıl çılgın bir kalabalığın kulenin önünde dakikalarca önceden sıralandığını görmenizi isterdim. Eğlenceli bir deneyim olduğunu söyleyebilirim.

Meydanda durup Saat Kulesinin hemen karşısında ki yapıyı fark etmemek imkânsız olur, Tyn Kilisesi, Prag’daki en bilinen kilise, inşası 14. yüzyılda başlamış fakat ancak 1511 yılında bitirilebilmiştir. Dış mimarisin gotik öğelerle süslü olan kilisenin kuleleri 80 metre uzunluğunda ve bence harika bir görsel şölen yaratıyor, özellikle de geceleri, ben burayı Disney Şatosuna çok benzettim ve masalsılıktan bir nokta yakaladım sanırım:)

Meydandan ayrılıp yavaşça kendimizi ara sokaklara bırakıp meydanın kalabalığından sıyrıldık, o sokak senin bu sokak benim derken kendimizi şehrin bir diğer önemli meydanı Wenceslas Meydanı’nda yani “Václavské náměstí”de bulduk.  Burası  yeni kısmının iş ve kültür merkezi olan bir meydan, çoğunlukla gösteri, kutlama ve diğer kamu toplantıları için popüler bir adresmiş. Mustek bölgesi olarak da bilinen meydan, Orta Çağ’da at pazarı olarak kullanılırken günümüzde birçok mağaza, sinema, ofis, otel, restoran ve kafe bulunuyor. Meydanın diğer ucunda National Museum (Ulusal Müze) ve  St. Wencelas Monument (St. Wenceslas Anıtı) tüm ihtişamıyla sizi bekliyor.

Eklemeden geçemeyeceğim, bizim Pıtırcan’ların çok dikkatini çeken tüm tatil boyunca dillerinden düşürmedikleri ve kafamızı nereye çevirsek ilanlarıyla karşılaştığımız, önünde pembe limuzin bekleyen meşhur striptiz kulübü Darling’ de bu meydanda 🙂

Buraları dolaşıp gereken kolaçanı sağladıktan sonra ilk akşam yemeği için tercihimiz “Ufleku”,

1499’da kurulmuş ve halen kurulduğu yerde hizmet vermeye devam eden bir restoran/pivovar (Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da bira üretilip satılan mekânlara denilir. Tamamen ev yapımı biralar satan birahane demektir).

Sade havası, duvardaki resimler, loş ışıklandırma, avizeler, farklı bölmelerden oluşan salonlar ve avluya açılan galeriler, ahşap büyük masalar ve çalgıcılarıyla, içeri girdiğinizde kendinizi adeta bir orta çağ hanında hissediyorsunuz.

Oturur oturmaz, tepsiyle Becherovka’lar geliyor, shot yapıyoruz, ben ballısını tercih ettim tabi sizin zevkinize bırakıyorum ama geri çevirmeden mutlaka deneyin giderseniz. Sonra yine yemek faslına başlamadan 500 yıldan bu yana kendi ürettikleri siyah biraları getiriyorlar.

Tercihimiz Buğday ya da patates unundan yapılan “Knedliky”  ve krema soslu et yemeği “Svickova / Creamy Beef”’dan yana oluyor.. Ve sonuç enfes.. Bu yazdığım tatları denemeden Prag’dan dönmek çok büyük kayıp olur demedi demeyin. Keyifli bir yemek, kısa bir akordeon dinletisi eşliğinde son biralarımızı da yuvarlayıp yine canlı Prag sokaklarına atıyoruz kendimizi.

Nehre doğru ilerleyip, opera binasının hemen karşısındaki köşede konumlanan Nazım Hikmet’in 1956 ile 1958 yılları arasında Prag’da yaşarken sıkça uğradığı Kafe Slavia’ yada tatlı ve kahve molası veriyoruz. Hala eski dokusunu koruyan bu şık mekanın oldukça zengin bir tatlı ve kahve mönüsü var, ayrıca cam kenarında bir masaya oturup nehri ve kusursuz ışıklandırılmış Prag kalesini izleme fırsatı tanıyor.