Barcelonaaaa Barcelonaaaa.. mı? 🙂

Açıkçası Barcelona hayatta en çok görmek istediğim şehirlerin başında geliyordu, ama o kadar görülmeye değer mi inanın bu yazıya başlarken hala karar vermiş değilim.. Bu kararsızlığımda şehrin kendisinden çok yaşadığımız türlü olumsuzlukların da etkisi var tabi ki.

Neyse sizi çok meraklandırmadan Barcelona turuna başlıyorum o halde:

Madrid’ten İberia havayollarının iç hat uçuşu ile 3. Günümüzün sabahı Barcelona’ya uçtuk. Merak edenler için biletler 50 € tuttu, nerdeyse tren fiyatına denk o nedenle uçakla transferi tercih etmenizi önerebilirim.

Barcelona havalimanından şehre hemen terminalın önünden kalkan Aerobus şehir otobüsleriyle gelip Plaça Catalunya’da indik. (Kişi başı 9 euro tutuyor, yaklaşık 20 dakika sürüyor.)

Burası İstanbul’un taksim Meydanı ile eş değer bir meydan.

Şehrin en merkezi yeri, bir çok cafe, otel, alışveriş mağazaları ve turizm bürosunu barındırıyor.

 

 

Önceden kiraladığımız ve yarı parasını peşin ödediğimiz evimiz meydana açılan La Rambla Caddesinin üzerinde kalan El Raval Bölgesindeydi. Caddenin aşağısına doğru ilerlerledikçe İstiklal Caddesi’nden Tünel’e yürür gibi hissettik kendimizi, oldukça hareketl, ve kalablık bir caddeydi. 10 dakikalık bir yürüyüş sonrasında evin bulunduğu Carre Del Hospital sokağına giriş yaptık. İşte o an ilk şoku yaşamıştık. La Rambla’nın üzerimizde bıraktığı o pozitif etki bir anda ortadan kaybolup yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Sokak ilerledikçe sıkıntılı bir hal alsa da moralimizi yüksek tutmaya çalıştık.

Ta ki evi bulup, kapı da bizi bekleyen Sarah ile tanışıp yukarı daireye çıkana kadar.

Ev İstanbul’dan benzetme yapmak istersek Tarlabaşı’nın arka sokaklarını andıran, çoğunluğunu pakistan, fas, zenci ve hintlilerin oluşturduğu bir sokakta, giriş kapısı eski bir pasajında içinde olan, hırpani bir apartmanın dairesiydi. Biz ise internet sitesindeki resimlerden, evin Nişantaşındaki gibi bir  daire çıkacağını hayal ediyorduk, ilk şoku atlatıp hızlıca burda kalmak istemediğimizi, bu konuda neler yapabileceğimizi sorduk ancak olumlu bir cevap malesef alamadık. Bizi karşılayan kız dairede kalsak da kalmasak da paramızın tamamının yanacağını çünkü kredi kartı numaramızın ellerinde olduğunu üstü kapalı olarak belirtip, geriye kalan tutarı da toplayarak, kapıyı çekip gitti. Evle başbaşa kalmıştık:) Baştan oldukça optimist olmaya çalıştığımızı söylemek isterim, bu olaya çok fazla takılmadan çok eğlenecğimiz konusunda birbirimizi gaza getirerek, odalar konusunda paylaşımda bulunup kısa bir süreliğine odalara çekildik. Ama dakika 1 itibariyle mutfak bizim için kullanılabilirliğini kaybetmişti, çünkü tezgahımız böcek içindeydi:) Mutfağı iptal ettik, ne olursa olsun kapısı açılmayack dedik, bu sefer de banyonun kirliliği gözümüzü fena halde rahatsız etti. Olsun akşam üzeri temizlik malzemlerini alıp üstesinden geliriz diyerek, evde fazla vakit geçirmeden kendimizi sokaklara attık. İlk gün Madrid’te yaptığımız gibi kırmızı renkli City Bus bileti alarak genel bir Barcelona turu yapmaya karar verdik. Bu arada tura başlayacağımız Plaça Catalunya’ya doğru yol alırken , gözümüze takılan harikalar harikası “La Poma” isimli İtalyan restaurantında ilk öğlen yemeğimizi yedik. En az italyadaki kadar lezzetli pizza, makarna ve peynir tabaklarıyla burayı kesinlikle tavsiye diyorum, yolunuz La Rambla’ ya düşerse mutlaka deneyin.

Turumuz Catalunya meydanın’dan başlayıp, Gotic ( El Gotic ya da Barri Gotic ) olarak adlandırılan bölgenin içinden devam etti. Bu bölge ortaçağ ve roma dönemi binaları ile şehrin her yerinde karşılaşıla Gaudi’nin fantastik mimarisine kıyasla bir tezat oluşturuyor, labirenti andıran dar sokaklarıyla ünlü bölgede çok sayıda tarihi yapı, kafe ve restoran varmış. La Seu Katedrali, Plaça Sant Jaume’deki Belediye Binası olan Ajuntament ve Meclis Binası olan Palau de la Generalitat, bölgenin en görekemli yapıları , bir de girişi La Rambla üzerinde olan Plaça Real var, burda geceleri ve yaz aylarında renkli gösteriler ve konserlere rastlamak mümkün, bu küçük meydandan daha sonra tekrar bahsedeceğim.

Bu bölgeyi turladıktan sonra, La Rambla’nın sahil şeridine açıldığı meydan olan ve ünlü Kristof Kolomb’un heykeline ev sahipliği yapan sahile iniyoruz, otobüs bu bölgede yer alan Port Vell’in içinden geçip, Barcelona Tarih müzesinin önünden dolaşarak, meşhur Barceloneta bölgesine doğru ilerliyor.

Barcelona bir sahil kenti, hatta bizim İstanbul’da sadece izleyip, bakmakla yetindiğimiz deniz, burda adeta bir yaşam merkezi. Tüm kent boyunca uzanan sahil şeridinde, denize giren, sörf yapan, plaj sporlarıyla uğraşan o kadar çok insanla karşılaştık ki, özenmeden edemedik:) Ama Nisan sonu gitmiş olmamıza rağmen havalar halen yeteri kadar ısınamamıştı, malesef biz deniz ve kum ikilisinden hiç yararlanamadık:) Sahil’den devam etseniz bu yol sizi taa güney Fransa sınırına kadar götürebiliyor, o kadar güzel yani:) Ama tur otobüsü Diagonal bölgesine doğru sapıyor, ve işte tam burda Barcelona bize “ ben nereye geldim?” hissini yaşatmaya başlıyor, şehrin göbeğindeki ortaçağ havasından sıyrılıp, birden ultra modern bir mimariyle karşılaşıyoruz.

Uzun, çok katlı, modern hatta post modern tarzda binalarla dolu bu bölge, aynı zamanda Barcelona’nın Finans ve Politika merkezi olarak da anılıyor.

Burda en ilgi çeken binaları Forum ve Torre Agbar Kulesi.

Forum binası 2004 uluslararası Kültür Forumuna ev sahipliği yapmış, 180 m uzunluğunda, 25 m yüksekliğinde üçgen şeklinde forma sahip bir bina.

 

Ardından oteller ve bankaların olduğu bölgeye geliniyor, burdaki Hilton Diogonal Oteli ise karşılaşıyoruz, iç geçirip yola devam ediyoruz (sonradan yollarımızın nasıl kesiştiğini ayrıca anlatacağım :))

Bu bölge de bir sürü çok güzel dizayn edilmiş park ve bahçeler var. Ayrıca şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Dioganal – Mar alışveriş merkezi de burda. Bölgenin içinden geçip Avinguda Dioganal caddesi üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz.

 

Torre Agbar’ ı görünce ilk durakta inip tesadüfen durağın hemen önünde yer alan “Barcelona Glòries” alışveriş merkezinde bir kahve molası verdik. Bir de motivasyonumuzu yüksek tutmak için Avm’nin içinde yer alan marketten saç kurutma makinası, terlik ve Kettle aldık 🙂 Çıkışta Barcelona’nın simgelerinden biri olan Agbar Kulesini hayranlıkla izleyip fotoğraflandırmaya çalıştık. Tamamı betonarme olarak tasarlanan kule 33 katlı, mimarı fransız, resmi olarak 2005’de açılmış. Yapı 4500’den fazla pencere içeriyor ve hepsi betorneme üzerinde tek tek delinerek yapılmış.

 

Resimlerini gece çektiğim Mapfre Binası ve Art Hotel’den sonra şehrin en uzun 3. binası.

Formu ve neredeyse tamamını oluşturan cam materyaller sayesinde özellikle geceleri inanılmaz bir manzara yaratıyormuş.

Burdan sonraki durağımız “Sagrada Familia”. Barcelona’nın en önemli simgesi, Gaudinin ölümsüz eseri, bitmeyen Katedral.İsmi Kutsal aile anlamına gelen Katedralin yapımına 1882 yılında başlanmış. Fakat Gaudi 1926 yılında bir tramvayın altında kalarak ölmesi sonucu yarım kalan yapının inşaası hala devam ediyor. İnşaasının bu kadar uzun sürmesi adece maddi yetersizlik değil, Gaudi’nin karmaşık mimari tarzının çözülmesinin güçlüğü.

 

1975 yılında İspanya İç Savaşı’nın çıkması ile katedral saldırıya uğramış, kiliseye birşey olmamış ancak bütün çizimler harap olmuş. Gaudi şehirde yaptığı bütün yapılardan elde edilen geliri bu eserine yatırmış, ancak ömrü bu şaheserin bitmesine malesef yetmemiş. Şimdi çalışmalar hızla devam ediyor, eserin Gaudi’nin 100. Ölüm yıl dönümü olan 2026 yılına kadar bitmesi planlanmış. Hayırlısı, geç olsun güç olmasın diyerek, yolumuza devam ettik.

Yol üzerinde devam ederken The Hospital de la Santa Creu’ ın önünden geçtik, burası 1997’den beri Unesco Dünya Mirasları listesine alınmış 600 yıllık bir yapı, 2009’dan beri sadece müze olarak kullanılıyormuş.

Sıradaki durağımız olan Park Guell’de inip, tepeye ulaşmak için gereken yokuşu çıkmaya başladık. Kimse saatin 5 olduğunun farkında değildi tabi, dilimiz dışarda yokuşunortasına geldiğimizde, artık içeri giriş yapamayacağımızı anlayıp yarı yoldan geri döndük:)

Daha fazla gezecek takatımız kalmadıgından, önce Catalunya Meydanına, sonra da dolaşa dolaşa eve geri döndük. Aslında hepimizin ayakları geri geri gidiyordu ama bir gazla eve girip neler yapabiliriz diye bakmaya karar verdik.

 

Aslında evle ilgili asıl dönüm noktamız bu akşam ve gecesiydi:) Çünkü sabah farkına varmadığımız detaylara yeni vakıf olmaya başlamıştık:) Çoook detaya girmek istemiyorum ama evin her köşesinde yaşan, evin bir parçası olmuş böcekler, kir pas içindeki banyo ve tuvalet, rengi griye dönmüş olan pike ve yorganlar, evin bir türlü ısınmaması, ve 3 oda bir salon ev için sadece iki adet ısıtıcı olması, sabaha kadar sokağın köşesinde ellerinde kola diye muhtemelen uyuşturucu satan abiler, pencerenin altında bekleyen bıçkın delikanlılar 🙂 🙂 🙂 Sanırım bunların hepsi burdan soğumamıza biraz katkı sağlamış olmalı:) eve dinlenmek için gelmiş olmamıza rağmen, içinde oturdukça çıldıracak gibi olduğumuzdan, akşam yemeği için kendimizi La Rambla’ya attık.

plaza-realÖnceden tavsiye olarak da aldığımız ama tesadüfen karşımıza çıkan Plaça Real’deki “Les Quinze Nits” de akşam yemeği yedik. Gündüzün kalabalığı, gece yerini sessizliğe bırakmıştı. 

Kafa dinleyip, günü keyifle bitirmek adına Plaça Real’in La Rambla’daki en iyi mekan olduğunu söyleyebilirim.