Uzun bir evlilik hazırlığı, ağır bir düğün yükü, uzunca bir uçak yolculuğundan sonra yeni güne uyandığıımda, uzunca süredir güne bu kadar huzurlu ve enerji dolu uyanmadığımı fark ettim, adayı gezeceğimiz ve gündüz gözüyle göreceklerimizin heycanı da az değildi 🙂 Kalkıp terasa çıktığımda cehenem sıcagında yağmurlu bir havayla karşılaşmış olmamıza rağmen moralimizi hiç bozmadan, kahvaltı etmek için otelin yemyeşil, ıssız ve sessiz patikalarından sahildeki restaurant’a doğru yol aldık. Otel dediğime bakmayın, resmen tropik ormanın içine yerleştirilmişl bir koy gibi, mesafeler birbirinden uzak, etraf çok sakin, adeta unutulmuş bir cennet gibi..Sahile indiğimizde karşımıza çıkan ilk manzara, dupduru dümdüz bir deniz, upuzun bembeyaz bir kumsal, ve komşu minik adaydı 🙂

  

Arkamızı denize dönüp otele baktığımızda sadece ağaçları görüyorduk.. Ada’nın sevmediğim tek yanı kahvaltıları oldu. Mükellef Türk kahvaltılarına alışık olduğumuzdan, sadece meyve, kruvasan, çay ve kahveyle kahvaltı etmek baya zoruma gıttı dogrusu.. Ama ne yalan söyleyeyim meyveye doyduk:) Garsonların çoğu alman ve ingilizdi, o nedenle anlaşmakta zorluk yaşamadık, hepsi çok güler yüzlü ve sıcaktılar.

Hızlı ve sağlıklı kahvaltımızın ardından, otelin önünde bizi almaya gelecek olan yerel rehberimizi beklemeye başladık. Kendisi ada standartlarına göre lüx sayılabilecek bir transporter ile gelip bizi aldı, ve ilk istikametimiz “Big Buddha -Temple” dı. Burası yerli halk için kutsal bir mekan, içinde dua edip, dilek diledikleri yerler ve yaşayan bir sürü budist rahip var. Buranın en önemli özelliği ise adanın kilometrelerce ötesinden ve havadan görülebilen, 12 metre boyunda tamamı altın olan buddha heykeline ev sahipliği yapması. Gerçekten çok görkemli olduğunu söyleyebilirim. Bu heykeli yakından görebilmek için, 60 kadar basamak çıkmak ve en önemlisi de bu basamakları çıplak ayakla çıkmanız gerekiyor, çünkü inanışları gereği yerli halk buraya ayakkabıyla girmeye izin vermiyor.

  

Yağmurlu bir günde şap şap ayaklarla basamakları tamamlamak pek hijyenik olmasa da, tapınağın en üstündeki heykeli ve arkasında barındırdığı muhteşem göl ve çevre manzarasını görmeye değdi gerçekten.Burda etrafı ve minik çarşıyı dolanabilmemeiz için bize 20 dakikamız vardı, bizde hediyelik eşya satan dükkanlara göz atıp çıktık. Burada ve adanın muhtelif farklı yerlerinde resimde gördüğünüz robotik heykellerle karşılaştık, bu kadar mistik ve kutsal bir mekanda bunların ne işi var pek anlayamasakta, gerçekten ilgi çekiciydiler!
Burayı gezmeyi tamamladıktan sonra, adadaki her broşür ve kitapcıkta resmedilen “Mumya Rahip – Mummified Monk” u ziyarete koyulduk. Bu rahip adanın en meşhur, en mistik kişisiymiş. Yıllar önce kendisini uzunca bir meditasyon sürecine almış ve yine meditasyon sırasında şu anda oturduğu pozisyondayken ölmüş. Ada yerlileri de onu bu şekilde mumyalamışlar ve turistlere seyrettiriyorlar.

Gülünç olan şey, zavallı rahibin fanusun içinde iki büklüm yarı çürümüş haliyle en klas Ray-Ban gözlüğü kullanıyor olmasıydı 🙂 En azından korkunç görüntüyü baya bir yumuşattığını söyleyebilirim, en azından benim için oldukça sempatikti:)

  

Mumyanın hemen önünde oldukça büyük metalden bir yuvarlak asmışlar, bir nevi çan gibi, altında da bir kova su var, su demeye bin şahit ister tabi:), merak ettik, bu nedir derken, iki ufak çocuk şovlarına başladılar. Parmaklarını ıslatarak daire şeklinde asılı duran çanın ortasına sürtmeye başladılar, önce anlam veremedik ama 10-15 saniye sonra o büyük metalden gelen tiz boru sesisyle beraber öğrendik ki, dairenin üzerinde bu işlemi yapıp ses çıkartabilen kişiler, çok mutlu, huzurlu , zengin ve sağlıklı bir ömür sürerlermiş. Ne diyeyim, Pıtırcan gerçekten çok uğraştı, ve sonunda biraz ıslık çaldırabildi, umarım bu bizim huzurlu ve sağlıklı yaşamamız için yeterli tılsımı yaratabilmiştir:) Bu görevimizi de başarıyla tamamladıktan sonra çevreyi dolaşıp, küçük tropik orman gezimiz için yola koyulduk. Yolda çevreyi rahatça tepeden izleyip fotoğraflayabileceğimiz bir seyir yerinde durduk, adı sanırım “Lat ko  -Viewpoint” di, ve Lamai yakınlarındaydı.

Orman gezisinden hemen önce yine Lamai kıyısında bulunan ve “Hinta Hinya – Grandfather Rock” diye bilinen kayaları ziyaret ettik. Bu kayaların bence hiç bir özelliği yok espirisi ise sadece hangi gözle görmek istediğinize bağlı 🙂 Bu kayaların bulunduğu kıyıda minik bir çarşı var, ve o çarşıda da adaya özgü sayılabilecek ve bence dönüşte sevdiklerimize hediye olarak getirebileceğimiz yegane şeyi bulduk, hindistan cevizi lokumu ya da macunu diyebiliriz! Hindistan cevizinin macun haline getirilip sonra da çeşitli kuru yemişlerle çeşnilendirildiği ufak atıştırmalıklar, bu bölgede karşımıza çıkan en şeker rastlantıydı. Çarşıda ayrıca hindistancevizi özüyle yapılmış sabun, losyon ve bambudan yapılmış kıyafetler çok revaçta, buranın fiyatları Chaweng çarşısındaki yerlerden bir gıdım daha yüksek, ama pazarlıkla farkı kapatmak mümkün.

Ada’nın her yerinde her türlü harcamanız için gönül rahatlığıyla pazarlık yapabilirsiniz (restaurant ve marketler dışında tabi), bana sorarsanız, pazarlık yapmadan asla alışveriş yapmayın, şahane kocam Pıtırcan 1000 bahta 1 tshırt satan amcalardan 1500 bahta 10 tshirt aldıysa, pazarlık gücünüzle neler yapabileceğinizi tahmin edebilirsiniz:)